ISSN: 2757-7724
Volume : 2 Issue : 1 Year : 2022
Indexing

Quick Search




NORTHWESTERN MEDICAL JOURNAL - Northwest Med J: 2 (1)
Volume: 2  Issue: 1 - 2022
1.Cover

Page I

2.Advisory Board

Pages II - VIII

3.Contents

Page IX

4.Editorial

Page X

ORIGINAL RESEARCH
5.Evaluation of the performance of the pre-analytical phase of the testing process in medical laboratory accreditation
Dilek İren Emekli, Diler Aslan, Nergiz Zorbozan
doi: 10.54307/NWMJ.2022.43534  Pages 1 - 10
GİRİŞ ve AMAÇ: Bir tıbbi laboratuvarın akreditasyonu için preanalitik süreç performansının değerlendirilmesinde kullanılan kalite göstergelerinin (QI) değerlendirilmesi ve laboratuvar dışından kaynaklanan hataları önlemek için bir altyapı oluşturulması gerekmektedir. Bu çalışma ile; tıbbi laboratuvar akreditasyonuna hazırlanan ve iş gücü fazla olan bir tıbbi (klinik) laboratuvarın, preanalitik süreç performansının kanıtlanmasında kullanılacak kalite göstergelerinin değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Preanalitik süreç için numune ret kriterleri belirlendi. ISO15189 standardının gereklilikleri olan QI’ler belirlendi. QI’ler hem yüzdeler hem de işlem sigma seviyeleri olarak tahmin edildi. Hataların dağılımı Pareto çizelgeleri ile değerlendirildi.
BULGULAR: Performansları göstermede “%” ve “Sigma” seviyeleri olarak hesaplanan QI değerleri tutarlıydı. Kalite göstergelerinin sigma seviyeleri, en küçükten başlayarak sırasıyla “hemolizli”, “pıhtılaşmış”, “barkod hatası “, “yetersiz örnek” ve “yok”; 4.6’dan küçük olarak gözlenmiştir. Pareto çizelgeleri, hata dağılımını göstermeye yardımcı olur ve laboratuvarla ilgili sağlık hizmetlerinde sürekli iyileştirme için bilgi sağlar. Pareto çizelgeleri redlerin %80’inin hemolizli”, “pıhtılaşmış”, “barkod hatası” ve “yetersiz örnek” sebeplerinden kaynaklandığını gösterdi. Ayrıca Pareto çizelgeleri değerlendirildiğinde altı aylık süreçte ilk iki sebebin tüm aylarda hemolizli ve pıhtılı örnekler olduğu görüldü ancak 3. en sık neden hatalı barkodlama ile yetersiz örnek arasında değiştiği görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: % ve sigma değerleri arasında tutarlılık bulunması nedeniyle laboratuvar preanalitik sürecini göstermede “QI’ leri bunlardan biri ile sunulabilir. Ancak Sigma değerleri daha genel bir görünüm verir ve performans aylar arasında rahatlıkla izlenebilir. Pareto çizelgeleri, hata dağılımını göstermeye yardımcı olur ve laboratuvarla ilgili sağlık hizmetlerinde sürekli iyileştirme için bilgi sağlar.
INTRODUCTION: For the accreditation of a medical laboratory, it is necessary to evaluate the quality indicators (QI) used to evaluate pre-analytical process performance and establish an infrastructure to prevent errors arising from outside the laboratory. We aimed to present the quality indicators to prove the pre-analytical process performance of a medical (clinical) laboratory that has a large workforce prepared for medical laboratory accreditation.
METHODS: The sample rejection criteria were defined for the pre-analytical process. QIs, which are the requirements of the ISO15189 standard, was determined. QIs were estimated both as percentages and process Sigma levels. Pareto charts presented the distribution of errors.
RESULTS: QI values calculated as “%” and “Sigma” levels consistently demonstrated performances. According to 80% cumulated percentages, the Pareto charts rankings were “haemolysed,” “coagulated,” “barcode error,” and “insufficient” samples. In addition, when Pareto charts were evaluated, it was seen that the first 2 reasons in the 6-month period were “hemolysis” and “clotted samples” in all months. Still, the third most common reason was found to vary between “barcode error” and “insufficient” samples.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Because of the consistency between % and sigma values, QIs can be presented with one of these in showing laboratory pre-analytical processes. However, sigma values give a more general view, and performance can be easily monitored between months. Pareto charts help illustrate error distribution and provide information for continuous improvement in laboratory-related healthcare.

6.Is thorax CT necessary in emergency thoracic traumas?
Osman Yakşi, Beliz Öztok Tekten
doi: 10.54307/NWMJ.2022.18291  Pages 11 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: Toraks travması sonrası acil servise başvuran hastalarda, son zamanlarda bilgisayarlı toraks tomografisi (Toraks BT) rutin görüntüleme yöntemi olarak akciğer grafisinin yerini almaktadır. Gereksiz kullanılan toraks BT’nin yüksek doz radyasyona maruz kalma, hastane maliyetlerini artırması ve servislerde kalış süresini uzattığı gösterilmiştir. Yaptığımız çalışmada acil servisimize toraks travması ile başvuran hastalara çekilen toraks BT’lerin klinik gerekliliğini araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2017 ile ocak 2021 tarihleri arasında acil serviste toraks travması tanısı konulmuş 515 hastanın verileri retrospektif olarak tarandı. Toraks BT bulgularına göre sternum fraktürü, yaygın parankimal kontüzyon, skapula fraktürü, hemotoraks varlığı, penetran göğüs travması, 3 ve daha fazla kosta fraktürü, vertebra fraktürü görülmesi, diyafram rüptürü, mediasten organ yaralanması, toraks BT çekilmesinin doğru bir endikasyon ile yapılmış olduğunu gösteren kriterler olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Belirlemiş olduğumuz toraks BT gereklilik kriterlerine göre baktığımızda, 391 (%75.9) hastaya çekilen toraks BT’nin doğru endikasyonla çekildiği, 124 (%24.1) hastaya çekilen toraks BT’nin bize ek patolojik bulgu vermediğini gördük.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak iyi bir fizik muayene, klinik bulgu değerlendirmesi ve akciğer grafisi bulgularına göre toraks BT istenmesinin, gereksiz radyasyon maruziyetini ve hastane harcama maliyetlerini azaltacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Recently, computed thorax tomography (Thorax CT) has replaced chest radiography as a routine imaging method in patients presenting to the emergency department after thoracic trauma. It has been shown that unnecessary use of thorax CT increases exposure to high-dose radiation, increases hospital costs, and prolongs the length of stay in the wards. Our study investigated the clinical necessity of thorax CT scans for patients who applied to our emergency department with thoracic trauma.
METHODS: The data of 515 patients diagnosed with thoracic trauma in the emergency department between January 2017 and January 2021 were retrospectively reviewed. According to thorax CT findings, sternum fracture, diffuse parenchymal contusion, scapula fracture, presence of hemothorax, penetrating chest trauma, 3 or more costal fractures, vertebral fracture, diaphragm rupture, and mediastinal organ injury were evaluated as criteria showing that thorax CT was performed with a correct indication.
RESULTS: When we look at the thorax CT requirement criteria that we have determined, we saw that 391 (75.9%) patients had thorax CT performed with the correct indication, and 124 (24.1%) patients did not give us any additional pathological findings.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, we think that a good physical examination, evaluation of clinical findings, and performing thorax CT according to chest radiography findings will reduce unnecessary radiation exposure and hospital expenditure costs.

7.Cytotoxic effects of phloridzin
A. Cansu Kilit, Esra Aydemir
doi: 10.54307/NWMJ.2022.28247  Pages 16 - 22
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanser özellikle son yüzyılda tüm dünyanın en çok ölümle sonuçlanan hastalığıdır. Her kanser tipinin ve kanser hücrelerinin tedaviye verdiği yanıtın farklı oluşu bilim insanlarını da her gün yeni araştırmalar yapmaya yöneltmektedir. Özellikle kanser tedavisi için kullanılan mevcut ilaçlar, birikerek çoğalan mutasyonlar nedeniyle kansere karşı tedavide yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle kanser tedavisinde yeni molekülleri keşfetmeye veya ilaç etkinliğini artırmaya yönelik yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır. Alternatif antikanser ilaçların geliştirilmesi açısından bakıldığında bitkisel türevli ajanların kanserle olan ilişkileri göze çarpmaktadır. Beslenmeyle günlük diyetimizde aldığımız meyve ve sebzelerde bulunan flavonoidlerin, kanserin önlenmesinde önemli bir rol oynayabileceği ve tedavilere ek kaynaklar olabilecekleri düşünülmektedir. Flavonoidler, doğada yaygın olarak bulunan, ısıya dayanıklı polifenolik bileşiklerdir. Çalışmamızda günlük yaşantımızda çokça tükettiğimiz elmadan elde edilen Phloridzin flavonoidi MDAMB231, MCF-7, 293T, 22RV1, U87, A549 gibi farklı hücre hatları üzerinde denenmiş olup, sitotoksik etki gösterip göstermediği test edilmiştir. Phloridzinin bahsi geçen kanser hücrelerinde seçici sitotoksisite gösterdiği gözlemlenmiştir. Bu çalışmanın Pholoridzinin daha ayrıntılı ölüm mekanizmasının araştırılması ve kanser tedavilerine alternatif tedavi olabilmesi konusunda diğer çalışmalara ışık tutacağını umut etmekteyiz.
YÖNTEM ve GEREÇLER: -
BULGULAR: -
TARTIŞMA ve SONUÇ: -
INTRODUCTION: Cancer has been the most lethal disease globally, notably in the last century. Each type of cancer and the response of cancer cells to treatment is unique motivates scientists to conduct new studies every day. Due to accumulating mutations, existing drugs, particularly those intended to treat cancer, are insufficient in treating cancer. This creates a strong need for research to discover new molecules or increase drug efficacy in cancer treatment. Regarding the development of alternative anticancer drugs, plant-derived agents stand out for their correlation with cancer. The flavonoids included in the fruits and vegetables we eat daily are thought to play a role in cancer prevention and provide new therapeutic options. Flavonoids are thermostable polyphenolic compounds commonly found in nature. In our study, the Phloridzin flavonoid obtained from apples, a fruit that we consume a lot in our daily life, has been tested on different cell lines such as MDAMB231, MCF-7, 293T, 22RV1, U87, A549, and it has been tested whether it has a cytotoxic effect. We observed that Phloridzin exhibited selective cytotoxicity in these cancer cells. We hope that this research will shed light on further research on the mechanism of death of Phloridzin and its use as an alternative to cancer treatment.
METHODS: -
RESULTS: -
DISCUSSION AND CONCLUSION: -

8.Comparison of the effectiveness of interferential current and PEMF treatments in patients with chronic mechanical low back pain
Mustafa Fatih Yaşar, Zeynep Şafak Demirci
doi: 10.54307/NWMJ.2022.22931  Pages 23 - 31
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik mekanik bel ağrılı (KMBA) hastalarda geleneksel fizik tedavi ile birlikte interferansiyel akım (IFA) ve pulse elektromanyetik alan (PEMA) tedavilerinin ağrı, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif randomize kontrollü çalışmada, 40 KMBA hastası iki gruba ayrıldı: grup I (Hot pack, ultrason (US) ve IFA kombinasyon tedavisi (n=20)), grup II (Hot pack, US ve PEMA kombinasyon tedavisi (n=20)). Katılımcılara iki hafta boyunca haftada beş gün, günde bir seans olmak üzere toplam 10 seans terapi uygulandı. Değerlendirmeler, tedaviden önce (TÖ), tedaviden hemen sonra (TS) ve tedaviden 8 hafta sonra (TS-8) olmak üzere üç kez, Sayısal Derecelendirme Ölçeği (SDÖ), Roland-Morris Engellilik Anketi (RMEA), EuroQol-Sağlıkla İlgili Yaşam Kalitesi Anketi (EQ-5D-3L), El parmak- zemin mesafesi testi (EPZM) kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: Her iki grupta da yaş, VKİ, cinsiyet ve başlangıç değerlerinde fark yoktu. RMEA (F(2.76)=0.174; p=0.840), SDÖ (F(2.76)=0.155; p=0.857) ve EQ (F(2.76)=0.273; p=0.762) puanları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. zaman-grup etkileşimi (F(2.76)=0.174; p=0.840). RMEA, SDÖ, EQ-5D-3L ve EDZM skorları açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: KMBA tedavisinde geleneksel fizik tedavi programlarına ek olarak PEMA veya IFA tedavilerinin ağrı, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi açısından etkili olduğu kanıtlanmıştır.
INTRODUCTION: We aimed to compare the effects of interference current (IFC) and pulsed electromagnetic field (PEMF) therapies combined with conventional physical therapy on pain, functional situation, and quality of life (QOL) in patients with mechanical chronic low back pain (CLBP).
METHODS: In this prospective randomized controlled study, 40 CLBP patients were divided into two groups: group I (Hot pack, ultrasound (US), and IFC combination therapy (n=20)), group II (Hot pack, US, and PEMF combination therapy (n=20)). A total of 10 sessions of therapy were performed on the participants, one session a day, five days a week, for two weeks. Evaluations were performed three times at before the treatment (BT), immediately after the treatment (AT) and 8 weeks after the treatment (AT-8), using the The Numerical Rating Scale (NRS), Roland-Morris Disability Questionnaire (RMDQ), EuroQol-Health-related Quality of Life Questionnaire (EQ-5D-3L), Fingertip-to-floor test (FtF).
RESULTS: There was no difference in age, BMI, gender and baseline values in all two groups. No significant difference was found for RMDQ (F(2.76)=0.174; P=0.840), NRS(F(2.76)=0.155; P=0.857), and EQ (F(2.76)=0.273; P=0.762) scores in time–group interaction (F(2.76)=0.174; P=0.840). No significant differences were found between the groups in terms of RMDQ, NRS, EQ-5D-3L, and FtF scores (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been proved that PEMF or IFC therapies in addition to conventional physical therapy programs are effective in mechanical CLBP treatment in terms of pain, functional status, and quality of life.

9.The diagnostic value of monocyte/high-density lipoprotein ratio (MHR) in patients with unstable angina pectoris
Kaan Çelik
doi: 10.54307/NWMJ.2022.32932  Pages 32 - 39
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda unstabil angına pektoris (USAP) ön tanısı ile angiografi yapılan olgularda stenozu % 50’nin üstünde ve altında saptanan hastaların monosit/yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) oranı (MHR) ile olan ilişkisini değerlendirerek, USAP’ı olup stenozu % 50’nin üstünde saptanan hastaların tanısında MHR’nin tanısallığını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: USAP tanısı ile yatırılan ve yapılan angiografilerinde %50’den fazla darlığı olan hastalar (Grup 1) ile %50’den az darlığı olan hastalar (Grup 2) karşılaştırıldı. Olguların yaş, cinsiyet, komorbidite, sigara alışkanlıkları, angiografi öncesi hemogram parametreleri ve kolesterol düzeyleri monosit/HDL oranı (MHR) ve mortalite durumları incelendi.
BULGULAR: Çalışmamızda Grup 1 deki hastaların yaş ortancası 61 (IQR: 20) ve hastaların %71,6’sının erkek olduğu saptandı. Çalışmamızda Grup 1 deki hastaların MHR ortancası 0.02 (IQR: 0.01) ve Grup 2 deki hastaların MHR ortancası 0.01 (IQR: 0.0 ) olarak saptandı. Stenozu %50’den fazla olan hastaların MHR’si anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.05). Çalışmamızda %50’den fazla stenozu belirlemede 0,014 cut-off değeri için sensitivite %83.2, spesifite %82,6 olarak saptandı (EAA 0,879; %95 CI 0.817-0.941).
TARTIŞMA ve SONUÇ: MHR’nin klinik değerlendirmede USAP tanısı konan hastalarda, stenozun derecesini belirlemede kullanılabilecek bir parametre olabileceği kanısındayız.
INTRODUCTION: The present study aimed to review the association of Monocyte/High-Density Lipoprotein (HDL) ratio (MHR) in patients with and without stenosis who had angiography due to preliminary diagnosis of unstable angina pectoris (USAP) and evaluate the diagnostic value of MHR for diagnosis of USAP with stenosis. (stenosis requiring intervention (≥50%) and stenosis not requiring intervention (<50%).
METHODS: The patients admitted due to USAP diagnosis and presented stenosis above 50% in the angiography (Group 1), and the patients who presented stenosis below 50% (Group 2) were compared. Age, gender, co-morbidity, smoking habits, hemogram parameters, cholesterol levels before angiography, MHR, and mortality states were reviewed.
RESULTS: The median age of the patients in Group 1 was 61 (IQR: 20), and 71.6% of the patients were male. The median MHR in Group 1 and Group 2 were 0.02 (IQR: 0.01) and 0.01 (IQR: 0.0), respectively. MHR of the patients with stenosis above 50% was significantly higher (p<0.05). Sensitivity and specificity were detected at 83.2% and 82.6%, respectively, for a cut-off value of 0.014 for determination of stenosis above 50% in the present study (EAA 0.879; 95% CI 0.817-0.941).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We believe that MHR may be a parameter to determine mine the degree of stenosis in patients with a preliminary diagnosis of USAP. The intervention requirement of the opinion that MHR has a high predictability power for indicating of degree of stenosis has arisen in our mind with this study.

10.Evaluation of left atrial volume and functions by 3D echocardiography in patients with prediabetes and investigation of its correlation with NT-pro ANP levels
Ferhat Eyyupkoca, Şıho Hidayet, Fatma Özyalın, Adil Bayramoğlu, Mehmet Sait Altıntaş, Julide Yağmur
doi: 10.54307/NWMJ.2022.33043  Pages 40 - 50
GİRİŞ ve AMAÇ: Prediyabet hastalarında kardiyovasküler hastalık riski normoglisemili bireylere göre daha yüksektir. Bu çalışmada prediyabet hastalarında sol atriyum (LA) hacim indekslerini ve mekanik fonksiyonları gerçek zamanlı üç boyutlu ekokardiyografi (3DE) ile değerlendirmeyi ve bu parametrelerin N-terminal proatriyal natriüretik peptid (NT-pro-ANP) seviyeleri ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya endokrinoloji polikliniğine başvuran ve oral glukoz tolerans testi yapılan ve prediyabet tanısı konulan 41 hasta ve 43 sağlıklı kontrol dahil edildi. 3DE kullanarak LA’nın hacim indekslerini ve mekanik fonksiyonlarını değerlendirdik. Plazma NT-proANP, ELISA yöntemiyle ölçüldü.
BULGULAR: Medyan NT-pro-ANP seviyeleri, prediyabet grubunda kontrol grubuna kıyasla daha düşüktü (1.5 vs 0.7 nmol/L, p<0.001). SA rezervuarını ve pompasını fonksiyonlarını yansıtan SA volüm indeksi (SAVI), SA minimum ve maksimum hacim (sırasıyla; Vmin, Vmax), preatriyal kasılma hacmi (VpreA), aktif boşalma hacmi, toplam boşalma hacmi ve aktif boşalma fraksiyonu seviyeleri prediyabet grubunda da daha yüksek, SA pasif boşaltma fraksiyonu (PEF) seviyeleri daha düşüktü (p<0.05). NT-pro-ANP düzeyleri ile Vmax (r= 0.352, p=0.024), Vmin (r= 0.563, p<0.001), VpreA (r= 0.504, p<0.001) ve SAVI ( r= 0.338, p=0.031) düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı, toplam boşalma fraksiyonu (r = -0.522, p<0.001) ve PEF (r= -0.349, p=0.025) arasında negatif korelasyon saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Prediyabetli hastalarda LA hacmi ve mekanik fonksiyonlar bozulur ve bu bozulma NT pro-ANP seviyeleri ile pozitif korelasyon gösterir. Mevcut bulgular, prediyabetli hastalarda kardiyak yapısal bozulma sürecinin henüz aşikar diyabet başlangıcından önce başladığını göstermektedir.
INTRODUCTION: An increased burden of cardiovascular disease is observed in prediabetes compared to normoglycemic. In this study, we aimed to evaluate left atrium (LA) volume indices and mechanical functions in prediabetes patients by real-time three-dimensional echocardiography (3DE) and examine the relationship of these parameters with N-terminal pro-atrial natriuretic peptide (NT-pro-ANP) levels.
METHODS: 41 patients diagnosed with prediabetes by the oral glucose tolerance test in the endocrinology outpatient clinic and 43 healthy controls were included in this study. We evaluated the volume indices and mechanical functions of the LA using 3DE. Plasma NT-proANP was evaluated by the enzyme-linked immunosorbent assay method.
RESULTS: Median NT-pro-ANP level was higher in the prediabetes group than the control group (1.5 vs 0.7 nmol/L, p<0.001). Levels of LA volume index (LAVI), minimum and maximum of LA volume (Vmin, Vmax; respectively), pre- atrial contraction volume (VpreA), active emptying fraction, and total and active emptying volume, each reflects reservoir and pump functions of LA, were higher in the prediabetes group. In contrast, the LA passive emptying fraction (PEF) level was lower (p<0.05). There was a positive correlation between levels of NT-pro-ANP and Vmax (r= 0.352, p=0.024), Vmin (r= 0.563, p<0.001), VpreA (r= 0.504, p<0.001), and LAVI (r= 0.338, p=0.031), while negative correlation existed between levels of NT-pro-ANP and total emptying fraction (r = -0.522, p<0.001) and PEF (r= -0.349, p=0.025) was found.
DISCUSSION AND CONCLUSION: LA volume and mechanical functions are impaired in prediabetes patients, and this deterioration was positively correlated with NT pro-ANP levels. The current findings demonstrate that cardiac structural deterioration in prediabetes patients is just initiated before overt diabetes onset.

11.Bone mineral density and vitamin D levels in parkinson’s disease: A retrospective controlled study
Elif Yakşi, Mustafa Fatih Yaşar
doi: 10.54307/NWMJ.2022.66375  Pages 51 - 58
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Parkinson Hastalığı (PH) olan hastaların kemik mineral yoğunluğu (KMY) ve D vitamini düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma amacıyla PH tanısı alan ve hastalığa yönelik düzenli medikal tedavi alan 60-85 yaş arası, 86 hastanın verileri retrospektif olarak tarandı. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 34 PH bulunan hasta (19 kadın ve 15 erkek) ve yaş ve cinsiyet uyumlu 31 sağlıklı katılımcının (18 kadın ve 13 erkek) verileri analize dahil edildi. Her katılımcının kemik mineral yoğunluğu (KMY) değerleri ve D vitamini düzeyleri kaydedildi.
BULGULAR: PH grubunda femur boyun ve total kalça KMY değerleri sağlıklı kontrollere oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Ayrıca femur boyun, total kalça ve trokanterik bölge için T-skorları, total kalça ve trokanterik alan için Z-skorları PH’lı hastalarda sağlıklı kontrollere oranla daha düşük olarak saptandı. Lomber spinal KMY, T ve Z skor ölçümleri ve D vitamini düzeyleri açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: PH’da total kalça ve femur boyun KMY ölçümlerinin daha düşük olduğu ancak lomber spinal ölçümlerin normal popülasyona oranla farklı olmadığı görülmüştür. PH’da osteoporoz insidansı ve mekanizmalarının anlaşılabilmesi için daha geniş çapta ve daha büyük hasta popülasyonlarını içeren, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: This study aimed to compare bone mineral density and vitamin D levels in patients with Parkinson’s Disease (PD) and healthy controls.
METHODS: Eighty-six patients aged 60-85, diagnosed with PD and receiving regular medical treatment for the disease were screened. Data for 34 participants (19 women and 15 men) meeting the inclusion criteria were entered into the retrospective analysis. The data for 31 healthy age- and sex-matched participants (18 women and 13 men) were also included. Bone mineral density (BMD) values and vitamin D levels of each participant were recorded.
RESULTS: BMD values for the femoral neck and total hip in the PD group were statistically significantly lower than healthy controls. In addition, T-scores for the femoral neck, total hip, and trochanteric area, and Z-scores for the total hip and trochanteric area were also lower in the patients with PD than in the healthy controls. The two groups did not have significant differences regarding lumbar spinal BMD measurements and T- and Z-score values or vitamin D levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: PD’s total hip and femoral neck BMD measurements are low. Further multicenter studies involving larger patient populations are now needed to understand the incidence and mechanisms of osteoporosis in PD.

CASE REPORT
12.The diagnosis to be kept in mind in resistant epilepsy; tuberous sclerosis
Fatih Kurt, Recep Eröz, Mustafa Doğan
doi: 10.54307/NWMJ.2022.73792  Pages 59 - 64
İlaca Dirençli epilepsi; nöbet tipine uygun seçilmiş, tolere edilebilen iki antiepileptik ilacın uygun doz ve sürede verilmesine rağmen nöbetlerin devam etmesidir. Gelişme geriliği, fokal nörolojik bulguların olması, organik beyin lezyonu olması, spesifik EEG bozukluğu ve ailede epilepsi varlığı dirençli epilepsi açısından risk faktörleridir.

Tüberoskleroz hastalığı deri, merkezi sinir sistemi, böbrek ve akciğer gibi birçok organda hamartomlarla seyreden, multisistemik, otozomal dominant geçişli genetik bir hastalıktır. Tuberoskleroz hastalığında görülen beyin hamartomları ve diğer santral sinir sistemi lezyonları dirençli epilepsinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Bu yazıda dirençli epilepsi tanısıyla takip edilen, tipik fizik muayene bulguları olmasına rağmen 16 yaşında Tuberoskleroz tanısı alan hasta sunuldu. Dirençli epilepsi etyolojisinde Tuberosklerozun akılda tutulması gerektiği ve fizik muayenenin ne kadar önemli olduğunu tekrar vurgulanmak istendi.
Drug-Resistant Epilepsy is the continuation of seizures despite administering two tolerable antiepileptic drugs at the appropriate dose and time, which are selected according to the type of seizure. Growth retardation, focal neurological findings, organic brain lesions, specific EEG disorders, and epilepsy in the family are risk factors for resistant epilepsy.

Tuberous sclerosis is a multisystemic and autosomal dominant genetic disease with hamartomas in many organs such as the skin, central nervous system, kidney, and lungs. Brain hamartomas and other central nervous system lesions cause resistant epilepsy in tuberous sclerosis.

In this article, we present a 16-year-old patient with tuberous sclerosis who was followed up with the diagnosis of resistant epilepsy, despite typical physical examination findings. This research emphasised that tuberous sclerosis should be kept in mind in the aetiology of resistant epilepsy and how important physical examination is.

LookUs & Online Makale