ISSN: 2757-7724
Volume : 2 Issue : 2 Year : 2022
Indexing

Quick Search




NORTHWESTERN MEDICAL JOURNAL - Northwest Med J: 2 (2)
Volume: 2  Issue: 2 - 2022
1.Cover

Page I

2.Advisory Board

Pages II - VIII

3.Contents

Page IX

4.Editorial

Page X

ORIGINAL RESEARCH
5.Comparison of cerebral effects of thiopental and propofol infusion in traumatic brain injured rats
Yıldıray Kılıccıoğlu, İsa Yıldız, Hamit Yoldaş, İbrahim Karagöz, Buket Kin Tekce, Ayhan Çetinkaya, Murat Bilgi, Abdullah Demirhan, Aysel Kükner
doi: 10.54307/NWMJ.2022.14622  Pages 65 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: Kafa travması, uzun süreli tedavi ve bakım gerektiren ölümcül, sakat bırakan, patolojik bir durumdur. Yoğun bakımda sedasyon için sıklıkla tiyopental ve propofol infüzyonları kullanılmaktadır. Ancak nöroprotektif mi yoksa nörotoksik mi oldukları konusunda net bir veriye sahip değiliz. Akut kafa travmasında sedasyon amaçlı kullanılan propofol ve tiyopentalin erken serebral etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu deneysel çalışmaya toplam 30 sıçan dahil edildi ve hayvanlar rastgele 3 gruba ayrıldı; Kontrol grubuna 5 ml/kg/saat %0.9 NaCl infüzyonu, propofol grubuna 30 mg/kg/saat doz propofol infüzyonu, tiyopental grubuna 140 mcg/kg/saat doz tiyopental infüzyonu verildi. İnfüzyondan 4 saat sonra kan örnekleri alındı. Kraniyotomi yapıldı, beyin çıkarıldı ve histolojik inceleme için %10 nötral formalin içine yerleştirildi. Materyaller biyokimyasal ve histolojik olarak incelendi ve ardından gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Gruplar arası S100B değeri tiyopental grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (p=0.018). Propofol grubunda tau protein düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (p=0.07). Histolojik incelemelerde propofol ve tiyopental gruplarındaki apoptotik hücre sayıları kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (p=0.02). Apoptotik hücre sayıları açısından propofol ve tiyopental grupları arasında anlamlı fark yoktu (p=0,3).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız kafa travması sonrası tiyopental ve propofol infüzyonlarının apoptotik hücre ölümünü azalttığını ve travma belirteçlerinde azalmaya neden olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: Head trauma is a lethal, disabling, and pathological condition requiring long-term treatment and care. Thiopental and propofol infusions are frequently used for sedation in the intensive care unit (ICU). However, we do not have clear data on whether they are neuroprotective or neurotoxic. We aimed to compare the early cerebral effects of propofol and thiopental, which are used for sedation in acute head trauma.
METHODS: A total of 30 rats were included in this experimental study, and the animals were randomly divided into three groups; 5 ml/kg/h 0.9% dose NaCl infusion was given in the control group, 30 mg/kg/h dose propofol infusion was given in the propofol group, and 140 mcg/kg/h dose of thiopental infusion was given in the thiopental group. Blood samples were taken 4 hours after infusion. A craniotomy was performed, the brain was removed, and it was placed in 10% neutral formalin for histological examination. The materials were examined biochemically and histologically and then compared between the groups.
RESULTS: The S100B value between the groups was significantly lower in the thiopental group than in the control group (p=0.018). Tau protein levels were significantly lower in the propofol group than in the control group (p=0.07). In histological examinations, the number of apoptotic cells in the propofol and thiopental groups were significantly lower than in the control group (p=0.02). There was no significant difference between the propofol and thiopental groups in apoptotic cell numbers (p=0.3).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study demonstrated that thiopental and propofol infusions following a head trauma reduced apoptotic cell death and caused a decrease in trauma markers.

6.How effective is the obesity treatment on improving oxidative stress? Is there any difference between drugs?
Lezan Keskin, İbrahim Şahin, Dilek Gogas Yavuz, Meral Yüksel, Mehmet Çağatay Taşkapan
doi: 10.54307/NWMJ.2022.36855  Pages 75 - 83
GİRİŞ ve AMAÇ: Obezite; neden olduğu pek çok komplikasyon nedeniyle hem yaşam süresini kısaltır hem de kalitesini azaltır. Mortaliteyi artıran en önemli komplikasyonlar kardiyovasküler sistem ile ilgili olanlardır. Son zamanlarda lipid peroksidasyonu sonucu oluşan oksidatif stres kardiyo-vasküler bir risk olarak kabul edilmektedir. Çalışmamızda kilo kaybı ile lipid profili, insülin direnci, peroksidasyon ürünü malondialdehit (MDA-oksidan) ve aterosklerozda koruyucu rol üstlendiği bildirilen Paraoksonaz-1 (PON1-antioksidan) düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırmayı ve böylece oksidatif stresteki değişimi belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2005 yılı Aralık ayı ile 2008 Şubat ayı arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğine obezite nedeniyle başvuran hastalar çalışma için ön değerlendirmeye alındı. Çalışmaya toplam 103 hasta alındı. Karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri anormal olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastalar uygun diyetle beraber iki gruba ayrıldı. Orlistat 3x120 mg ve sibutramin 1x15 mg verildi. Üçüncü ay kontrolleri değerlendirildi.
BULGULAR: Orlistat ve sibutramin ilaç tedavisi alan hastaların başlangıç ve 3. ay kontrollerindeki kilo, beden kitle indeksi, bel, kalça çevresi değerlerinde anlamlı değişiklikler tespit edildi. İlave olarak sistolik-diastolik basınç, lipid düzeyleri, insülin direnci üzerindeki anlamlı düzelmeler tespit edildi. Oksidan (MDA) düzeyinde azalma ve antioksidan (PON) düzeylerinde artış her iki ilaçta da benzer ve anlamlı idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Antiobezite tedavisi ile sağlanan kilo kaybı; kullanılan ilaçlardan bağımsız olarak peroksidasyon ürünü malondialdehit (oksidan) düzeylerini azaltıp paraoksonaz-1 (antioksidan) düzeylerini artırarak oksidatif stresi azaltmaktadır.
INTRODUCTION: Obesity shortens the life period and decreases its quality, causing several complications. Recently, oxidative stress produced by lipid peroxydation is considered a cardiovascular risk factor. In this study, we aimed to investigate the relationship between weight loss with lipid profile, insulin resistance, and lipid peroxidation products malondialdehyde (MDA, oxidant) and paraoxonase-1 (PON1, antioxidant) levels which is protective in atherosclerosis, and to evaluate alteration on oxidative stress.
METHODS: Patients diagnosed as obese at the Endocrinology and Metabolic Diseases Outpatient Clinics of Inonu University Faculty of Medicine between December 2005 and February 2008 were studied. 103 patients were included in the study. Study population was divided into two treatment groups. In the first group, 120 mg of orlistat, three times daily, and in the second group, sibutramine 15 mg per day were given in addition to appropriate diet therapy. The patients were evaluated at the end of three months treatment period.
RESULTS: Dramatic changes in body weight, Body Mass Index (BMI), and waist and hip circumference were observed during the three-month evaluation in patients receiving orlistat or sibutramine. Additionally, significant improvements were measured in systolic-diastolic blood pressure levels, lipid levels, and insulin resistance. The decrease in the MDA level and the increase in the PON level were similar and significant in both patient groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The treatment of obesity, aimed at reducing body weight, acts to reduce oxidative stress by increasing paraoxonase-1 activity (antioxidant) and reducing the amount of the peroxidation product malondialdehyde (oxidant), regardless of the type of medication administered.

7.Sonographic examination of respiratory muscles in chronic obstructive lung disease and evaluation of the relationship with clinical severity of exacerbation
Semiha Akbulut, Zeliha Coşgun, Emine Özsarı, Oya Kalaycıoğlu
doi: 10.54307/NWMJ.2022.09719  Pages 84 - 93
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) akut alevlenmesi sırasında solunum kaslarındaki kalınlaşma fraksiyonunun sonografik olarak incelenmesi ve alevlenmenin klinik şiddeti ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmaya, Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) kriterlerine göre KOAH tanısı alan ve KOAH’ın akut alevlenmesi ile başvuran 50 yaş üstü toplam 159 hasta dahil edildi. Hastaların parasternal interkostal, pektoralis major ve diyafram kaslarının kalınlıkları ultrasonografik olarak ölçüldü.
BULGULAR: Hastaların 63’ünde hafif, 63’ünde orta ve 33’ünde şiddetli alevlenme vardı. Parasternal interkostal ve pektoralis majör kas kalınlaşma fraksiyonları orta ve şiddetli alevlenmelerde hafif alevlenmelere göre anlamlı olarak yüksek, diyafram kası kalınlaşma fraksiyonu ise anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.001). Şiddetli ve orta şiddette alevlenme gruplarında, parasternal interkostal ve pektoralis majör kas kalınlaşma fraksiyonları şiddetli alevlenmelerde orta alevlenmelere göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). Diyafram kası kalınlaşma fraksiyonu açısından iki grup arasında anlamlı bir fark yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Solunum kaslarının ultrasonografi ile değerlendirilmesi, şiddetli alevlenme riski olan KOAH hasta grubunu karakterize etmede faydalı bilgiler sağlayabilir ve hasta takibinde belki de güvenilir ve tekrarlanabilir bir biyobelirteç sağlayabilir.
INTRODUCTION: This study aimed to sonographically examine the fraction of thickening in the respiratory muscles during the acute exacerbation of chronic obstructive pulmonary disease (COPD) and to determine its relationship with the clinical severity of the exacerbation.
METHODS: This prospective study looked at 159 people over the age of 50 who were diagnosed with COPD using the Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) criteria and were admitted to the hospital because they were having an acute COPD flare-up. Ultrasonography was used to measure how thick the parasternal intercostals, pectoralis major, and diaphragm muscles were in each patient.
RESULTS: Of the patients, 63 had mild, 63 had moderate, and 33 had severe exacerbations. Parasternal intercostal and pectoralis major muscle thickening fractions were significantly higher in moderate and severe exacerbations compared to mild exacerbations, while the diaphragm muscle thickening fraction was significantly lower (p<0.001). In the severe and moderate exacerbation groups, the thickening percentages of parasternal intercostal and pectoralis major muscle were significantly higher in severe exacerbation than in moderate exacerbation (p<0.001). There was no significant difference in the diaphragm muscle thickening fraction between the two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ultrasonography of the respiratory muscles may provide useful information in identifying COPD patients at risk of severe exacerbation, as well as a reliable and repeatable biomarker in patient follow-up.

8.Prognostic value of complete blood count parameters in COVID-19 patients
Muhammed Emin Demirkol, Musa Kaya, Derya Kocadağ, Emine Özsarı
doi: 10.54307/NWMJ.2022.62681  Pages 94 - 102
GİRİŞ ve AMAÇ: Kesin tanısı olan COVID-19 hastalarında belirli tam kan sayımı parametrelerinin ve oranlarının prognostik değerini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tam kan sayımı testinin inflamasyonla ilişkili olduğu düşünülen bazı parametrelerini yatan/ayakta tedavi gören ve mortalite durumuna göre gruplar arasında prognostik rolü olup olmadığını anlamak için karşılaştırdık. Analizler SPSS18’de yapılmıştır. Parametrik veriler aritmetik ortalama±standart sapma olarak ifade edilmiş ve nonparametrik veriler medyan(Q1-Q3) olarak ifade edilmiştir. Kategorik değişkenlerdeki ilişki Ki-Kare ile incelenmiştir. Receiver Operative Characteristics (ROC) analizi ile mortalite için kesme (cut-off) değerleri belirlenmiştir. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 18 yaş ve üzeri toplam 6343 hasta alındı; 4822’si (%76,0) ayaktan, 1521’i (%24,0) yatan hastaydı. Hastaların %53,5’i(3.396) kadın, %46.5’i(2947) erkekti. Ortalama trombosit hacmi (MPV), beyaz küre sayısı (WBC), trombosit krit (PCT), nötrofil sayısı (NEU), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit dağılım genişliği (PDW), nötrofil/lenfosit oranı ( NLO), monosit/lenfosit oranı(MLR) ve trombosit/lenfosit oranı(PLR) yatan hastalarda ayaktan hastalara göre daha yüksekti (tümü için p<0.05). Ayrıca yatan hastalarda ortalama hemoglobin (HGB) ve lenfosit (LYM) değerleri anlamlı olarak daha düşük bulundu (her ikisi için p<0.05). Öte yandan, hayatta kalanlarla karşılaştırıldığında, hayatta kalmayanlarda WBC, NEU, RDW, NLR, MLR, MPV ve PLR ile birlikte daha düşük HGB, LYM, PCT ve PLT seviyeleri vardı (tümü için p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: RDW, HGB, WBC, MPV, PLT, LYM, NEU, NLR, MLR ve PLR’nin kötü COVID-19 prognozu ile güçlü bir ilişkisi olduğu gösterilmiştir.
INTRODUCTION: To explore the prognostic value of certain complete blood count parameters and ratios in COVID-19 patients with the definitive diagnosis.
METHODS: We compared certain parameters of the complete blood count test, which are related to inflammation, between the inpatient/outpatient and the survivor/non-survivor groups to determine whether they have a prognostic role. Analyzes were performed in Statistical Package for the Social Sciences (SPSS). Parametric data were expressed as arithmetic mean±standard deviation, and nonparametric data were expressed as median (Q1-Q3). The relationship in categorical variables was examined with Chi-Square. Receiver Operative Characteristics (ROC) analysis determined cut-off values for mortality. P <0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: A total of 6343 patients ≥18 years old were included in the study; 4822 (76.0%) were outpatients, and 1521 (24.0%) were inpatients. 53.5% (3.396) of the patients were female, and 46.5% (2947) were male. The mean level of mean platelet volume (MPV), white blood cell count (WBC), plateletcrit (PCT), neutrophil count (NEU), red cell distribution width (RDW), platelet distribution width (PDW), neutrophil/lymphocyte ratio (NLR), monocyte/lymphocyte ratio (MLR) and platelet/lymphocyte ratio (PLR) were higher in the inpatients compared to the outpatients (p<0.05 for all). Also, the mean hemoglobin (HGB) and lymphocyte (LYM) were significantly lower in the inpatients (p<0.05 for both). On the other hand, compared to the survivors, the non-survivors had significantly higher WBC, NEU, RDW, NLR, MLR, MPV, and PLR, and lower HGB, LYM, PCT, and PLT levels (p<0.05 for all).
DISCUSSION AND CONCLUSION: RDW, HGB, WBC, MPV, PLT, LYM, NEU, NLR, MLR, and PLR have been shown to have a robust relationship with poor prognosis of COVID-19.

9.Can we trust the blood gas point of care analyzer? The compatibility of the point-of-care blood analyzer and biochemistry auto-analyzer
Nergiz Zorbozan, Elif Fırat
doi: 10.54307/NWMJ.2022.36744  Pages 103 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, bakım noktası (POC) kan analizörü ile biyokimya otoanalizörünün sodyum, potasyum ve glikoz ölçüm prosedürlerinin uyumluluğunu değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Laboratuvarımızda 01-30 Mart 2021 tarihleri arasında çalışılan sodyum, potasyum ve glukoz test sonuçları geriye dönük olarak elde edildi. Otoanalizör ve POC analizöründe eş zamanlı olarak (yarım saat içinde) analiz edilmiş sodyum, potasyum ve glukoz test sonuçları çalışmaya dahil edildi. POC analizörü ile otoanalizör sonuçları arasındaki uyum Passing-Bablok regresyon analizi ve Bland-Altman grafikleri ile değerlendirildi.
BULGULAR: Passing-Bablok regresyon denklemi sodyum, potasyum ve glukoz için sırasıyla y=-33,25+1,25x, y=0,35+1x ve y=-4,182+1,045x idi. Sodyum, potasyum ve glukoz için doğrusallıktan anlamlı bir sapma yoktu (sırasıyla p=0.50, p=0.68 ve p=0.48). Ortalama mutlak fark sodyum, potasyum ve glukoz için sırası ile, -1 mmol/L (%95 CI=-7 ila 5), -0,42 mmol/L (%95 CI=-1,38 ila 0,54) ve -3,5 mg/dL (%95 CI=-35,4 ila 28,3) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: POC analizörü ve otoanalizör sodyum, potasyum ve glikoz ölçüm prosedürleri birbiriyle uyumludur. Her iki yöntemle ölçülen değerler arasındaki farkların sıfır civarında rastgele dağılımı (sistematik bir dağılım göstermemektedir), yöntemler arasında iyi bir uyum olduğunu göstermiştir. Hesaplanan sapma değerleri, CLIA tarafından belirlenen sınırları aşmamaktadır. Elde ettiğimiz verilere göre, POC analizörleri ile elde edilen sonuçların otoanalizör test sonuçları ile uyumlu olduğunun raporlanması ve elde edilen verilerin klinisyenler ile paylaşılması, POC analizörü ile elde edilen test sonuçlarının hastalar için etkin bir şekilde kullanılmasına katkı sağlayacaktır.
INTRODUCTION: The aim is to evaluate the compatibility of sodium, potassium, and glucose measurement procedures of point-of-care (POC) blood analyzer and biochemistry auto-analyzer.
METHODS: Sodium, potassium, and glucose test results performed in our laboratory between 01-30 March 2021 were obtained retrospectively. Sodium, potassium and glucose tests were analyzed simultaneously (within half an hour) in the auto-analyzer, and the POC blood analyzer was included in this study. The compatibility between the POC blood analyzer and auto-analyzer results was evaluated by Passing-Bablok regression analysis and Bland-Altman plots.
RESULTS: Passing-Bablok regression were y=-33.25+1.25x, y=0.35+1x, and y=-4,182+1.045x for sodium, potassium and glucose, respectively. There was no significant deviation from linearity for sodium, potassium, and glucose (p=0.50, p=0.68, and p=0.48 respectively). The mean absolute difference were -1 mmol/L (95% CI=-7 to 5), -0.42 mmol/L (95% CI=-1.38 to 0.54), and -3.5 mg/dL (95% CI=-35.4 to 28.3) for sodium, potassium and glucose, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Sodium, potassium, and glucose measurement method procedures measured in the POC blood analyzer and auto-analyzers are compatible. Random distribution of differences between values measured by both methods around zero (not showing a systematic distribution) showed a good fit between the methods. The calculated bias values do not exceed limits determined by Clinical Laboratory Improvement Amendment (CLIA). According to the data we have obtained, reporting that the results obtained with the POC blood analyzer are compatible with the test results of the automated analyzer and sharing these results with clinicians will contribute to the effective use of the test results obtained with the POC blood analyzer for patients.

10.The effect of Anatolian syrup on experimentally induced acetaminophen and lipopolysaccharide associated acute kidney injury
Selma Erdoğan Düzcü, Ayhan Çetinkaya, Muhammet Efe, Seyit Ali Kayış, Mervan Bekdaş, Meyri Arzu Yoldaş, Ömer Faruk Tırınk, Hüseyin Kocabey
doi: 10.54307/NWMJ.2022.65365  Pages 112 - 122
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut böbrek hasarı yüksek ölüm oranına sahip olup farklı etiyoloji ve patolojik mekanizmalar sonucunda gelişmektedir. Bu çalışmada Anadolu şurubu’nun deneysel olarak oluşturulan parasetamol ve lipopolisakkarit ilişkili akut böbrek hasarında histopatolojik parametreler üzerindeki etkinliğini araştırmak amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 40 adet Wistar albino cinsi 2-4 aylık 200-220 gr erkek sıçanlar kullanılarak Sham, asetoaminofen (1 g/kg ip), lipopolisakkarit (5 mg/kg ip), asetoaminofen (1 g/kg ip) +Anadolu şurubu (15 gün oral) ve lipopolisakkarit (5 mg/kg ip) + Anadolu şurubu (15 gün oral) olmak üzere 5 grup oluşturulmuştur. Tubuler atrofi, tubuler dilatasyon, tubul epitel hücrelerinde sitoplazmik vakuolizasyon, tubul epitel hücre nekrozu, interstisyel inflamasyon, konjesyon, hemoraji, glomerüler hasar ve fırçamsı kenar kaybı semikantitatif olarak 0’dan 5’e kadar skorlama ile histopatolojik değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Histopatolojik parametrelerde tubuler atrofi, tubuler dilatasyon, sitoplazmik vakuolizasyon, nekroz, konjesyon, hemoraji, glomerüler hasar, fırçamsı kenar kaybı açısından asetoaminofen + Anadolu şurubu grubunda asetoaminofen grubuna göre ve lipopolisakkarit + Anadolu şurubu grubunda lipopolisakkarit grubuna göre anlamlı derecede azalma izlenmiştir (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Asetoaminofen ve lipopolisakkarit ilişkili böbrek hasarında Anadolu şurubu’nun histopatolojik parametreler üzerinde koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir.
INTRODUCTION: Acute kidney injury develops as a result of various etiologies and pathological mechanisms, with a high mortality rate. This study aimed to investigate the efficacy of Anatolian syrup on histopathological variables in experimentally induced acetaminophen and lipopolysaccharide associated acute kidney injury.
METHODS: In this study, 5 groups were formed using 40 male Wistar albino rats (200-220g, 2-4 months old), as follows: Sham, acetaminophen (1 g/kg intraperitoneal (ip)), 3) lipopolysaccharide (5 mg/kg ip), acetaminophen (1 g/kg ip) + Anatolian syrup (15 days orally), and lipopolysaccharide (5 mg/kg ip) + Anatolian syrup (15 days orally).Tubular atrophy, tubular dilatation, cytoplasmic vacuolization in tubular epithelial cells, tubular epithelial cell necrosis, interstitial inflammation, congestion, hemorrhage, glomerular damage and loss of brushy border were evaluated histopathologically semiquantitatively using scoring from 0 to 5.
RESULTS: In histopathological variables, tubular atrophy, tubular dilatation, cytoplasmic vacuolization, necrosis, congestion, hemorrhage, glomerular damage, and loss of brushy border were significantly reduced in the acetaminophen + Anatolian syrup group compared to the acetaminophen group and in the lipopolysaccharide + Anatolian syrup group compared to the lipopolysaccharide group (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The Anatolian syrup was shown to protect histopathological variables in kidney damage caused by acetaminophen and lipopolysaccharide.

11.The importance of vitamins in pediatric COVID-19 patients
Meyri Arzu Yoldaş, Halil İbrahim Atasoy
doi: 10.54307/NWMJ.2022.58077  Pages 123 - 128
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, pediatrik COVID-19 hastalarında vitamin D (25-OH D), vitamin B12 ve B9 (folik asit) düzeylerinin hastalığın gelişimi ve ciddiyeti üzerindeki etkilerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz çocuk servisine COVID-19 şüphesiyle başvuran 0-17 yaş arası toplam 104 çocuk hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. PCR testi pozitif olan hastalar COVID-19 grubuna (Grup P); PCR testi negatif olan hastalar kontrol grubuna dahil edildi (Grup C). COVID-19 tanısı konan hastalar ayrıca düşük D vitamini (Grup I) ve normal D vitamini (Grup II) olarak iki gruba ayrıldı.
BULGULAR: Vitamin D (25-OH D) ve B12 düzeyleri COVID-19 hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olarak saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuklarda yeterli B12 vitamini ve D vitamini düzeylerinin COVID-19 enfeksiyonu ile mücadelede önemli olabileceğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: This study aims to determine the effects of vitamin D (25-OH D), vitamin B12, and folic acid levels on the development and severity of the disease in pediatric COVID-19 patients.
METHODS: The files of 104 pediatric patients aged 0-17 years who applied to the pediatric service of our hospital with the suspicion of COVID-19 were reviewed retrospectively. Patients with positive PCR tests belong to the COVID-19 group (Group P), and patients with negative PCR tests were included in the control group (Group C). Patients diagnosed with COVID-19 were further divided into two groups: low vitamin D (Group I) and normal vitamin D (Group II).
RESULTS: The levels of vitamin D (25-OH D) and B12 were statistically significantly lower in the COVID-19 patient group (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We think that adequate vitamin B12 and vitamin D (25-OH) levels in children may be important in fighting against the COVID-19 infection.

CASE REPORT
12.A new neurological complication of COVID-19 infection; ulnar sensory neuropathy
Fatih Kurt
doi: 10.54307/NWMJ.2022.30592  Pages 129 - 131
Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2’nin (SARS-CoV-2) neden olduğu “Coronavirus Disease 2019 (COVID-19)’’ ilk olarak Aralık 2019’da Çin’in Wuhan kentinde tespit edildi. O günden beri tüm dünyayı etkisi altına alan çok ciddi bir küresel sağlık sorunu haline geldi. COVID-19’un klinik spektrumu asemptomatik ile şiddetli solunum semptomları, ekstrapulmoner belirtiler ve ölüm arasında değişmektedir. Her geçen gün Coronavirüse bağlı yeni komplikasyonlar ortaya çıkmaktadır. En sık anosmi olmak üzere bir çok nöropatik komplikasyon tanımlanmıştır. Makalemizde yer alan COVID-19 enfeksiyonuna bağlı ulnar duyusal nöropati literatürde daha önce bildirilmemiştir.
Coronavirus Disease 2019 (COVID-19), caused by severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 (SARS-CoV-2) was first detected in Wuhan, China, in December 2019. Since then, it has become a severe global health problem that has affected the whole world. COVID-19 has a wide range of symptoms, including asymptomatic to severe respiratory symptoms, extrapulmonary problems, and death. With each passing day, new complications arise due to coronavirus. Many neuropathic complications have been described, the most common being anosmia. Ulnar sensory neuropathy due to COVID-19 infection, included in our article, has not been previously reported in the literature.

LookUs & Online Makale